Connect with us

Hi, what are you looking for?

Genel

İnsanlığın Şiddetle İmtihanı

Şiddet denince aklımıza önce suçlular gelir. Kim yaptı, neden yaptı, nasıl cezalandırılmalı? Bunları tartışırız. Oysa meseleye sadece sonuçlar üzerinden bakarsak sebepleri gözden kaçırırız.

Şiddet insanlık tarihi kadar eskidir. İlk şiddet ölümle sonuçlanmıştır.

Dünya hayatı insan için başlı başına bir imtihan alanıdır. Üstelik bu imtihan sadece yoklukla, hastalıkla veya sıkıntılarla gerçekleşmez. Varlıkla da sınanırız. Güçle, makamla, servetle, gençlikle sınanırız. Asıl mesele sahip olduklarımız değil, onlarla ne yaptığımız, onları nasıl kullandığımızdır.

Güçte böyledir. Doğru kullanılmadığında şiddete dönüşür. Halbuki güç öncelikle adaleti tesis etmek için kullanılmalıdır.

Weber’e göre devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde meşru şiddet tekeline sahip olan insani topluluktur. Buradaki meşruiyet çok önemlidir. Yani doğru kullanılırsa adalet, yanlış kullanılırsa şiddet üretir.

İnsanlık Şiddetle Bağdaşır mı?

Kur’an-ı Kerim insandan söz ederken onun zalim, cahil, aklını kullanmayan bir varlık olduğunu söyler. Tersinden okuyalım. İnsanda iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. Aklını kullanmadığında, iradesini terbiye etmediğinde, gücünü kontrol etmediğinde şiddet üretebilir. Şiddet, toplumda fesada sebep olur. Bundandır ki “haksız yere bir cana kıyan insanlığın bütününe kastetmiş” sayılır.

Şiddet, insanın fıtratına yazılmış kaçınılmaz bir kader değildir. Aksine çoğu zaman cehaletin, kontrolsüz öfkenin, hırsın ve nefsani arzuların sonucudur. Yani “kontrolsüz güç, güç değildir!”

Bugün insanoğlu şiddet yöntemleri konusunda o kadar “gelişmiştir ki” şiddetin sözel, fiziksel, duygusal, psikolojik ve cinsel biçimlerinden söz edebiliyoruz. Ailede, okulda, sokakta şiddet, akran zorbalığı, eşler arası şiddet diye bir olgu var.

Aile İçi Şiddet

Aile, insanın sığınağıdır. İnsan orada büyür, öğrenir, sosyalleşir, huzur bulur. Kur’an’ın ifadesiyle eşlerin birbirinde sükûnet bulduğu rahmet iklimidir aile.

Bugün aile ile birlikte andığımız kavramlardan biri neden şiddettir?

Günümüz insanı özünden uzaklaştığında en yakınındakine zarar veriyor. Eşine, kadınına, çocuğuna, yaşlısına… Kısacası kendi parçasına.

Araştırmalar aile içi şiddetin kuşaklar arasında taşındığını gösteriyor. Çocukluğunda şiddete tanık olan hele de maruz kalan bireyler, ilerde diğerlerine göre yaklaşık üç kat fazla şiddet uyguluyabiliyor. Yani şiddet nesilden nesle aktarılan kötü bir miras.

Olayın başka yönleri de var. Madde bağımlılığı, yoğun nüfuslu yaşam alanları, başarı odaklı ilişkiler ve insanı merkeze almayan şehirleşme politikaları aile içi gerilimi besliyor. Yaşadığımız şehirleri inşa ederken huzur yerine ekonomik verimliliği merkeze koymanın bedelini aile yapımızın bozulmasında gözlemliyoruz.

Bir başka dikkat çekici veri de şu: Aile onayı olmaksızın evlenen çiftlerde şiddet oranları diğer evliliklere göre oldukça yüksek düzeyde. O zaman modern dünyada özgürlük adına kutsadığımız şeyleri yeniden düşünmemiz lazım.

Merhametin eksildiği yerde, şiddet çocukluğa kadar iner.

Çocuk ve Şiddet

“Çocuklara yönelik şiddet” başlığını özellikle tercih etmedim. Her ne kadar şiddet genellikle üstten alta uygulanan bir şey ise de artık ast-üst hiyerarşisinin altüst olduğu bir dünyanın mensuplarıyız.

Yetişkinlerin çocuklara şiddeti yanında artık kendi ellerimizle inşa ettiğimiz çocuk şiddetinden bahsetmeliyiz. “Helikopter Ailelerin Proje Çocukları ve Eğitimimiz”  isimli yazımda biraz bunu ele aldım. Etrafında pervane olduğumuz çocuklarımız “Doğurduysan, bakacaksın!” diyor.

İster yetişkinin çocuğa isterse çocukların, gençlerin büyüklerine isterse de akranların şiddetine bakalım. Kanaatimce derinde yatan sebep merhametsizlik. “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” demiş Hz. Nebi. Ama dini de dilimizin ucuyla yaşayan hatta çokça konuşan ama içselleştiremeyen bir toplum olmaya doğru gidiyoruz.

Bazen düşünürüm. Eskiden insanlar daha mı çok biliyordu. Eğitim daha mı yaygındı. İstatistikler aksini söylüyor. Hatta mecburi eğitim dediğinizin tarihi şurada sanayi toplumuna kadar inen bir şey.

O zaman asıl sorun bilmek, söylemek değil yapmak, eylemek.

Çocuklar bugün yalnızca sokakta değil; evde, okulda ve dijital dünyada da şiddetle karşı karşıya. Yani insanın bilgi ve eylem kapasitesi arttıkça şiddet türleri ve kapasitesi de artıyor. Ne acı!

Çocuk bizim neyimiz olur? Biyolojik varlığımızı sürdüren bir nesne mi? Bir yatırım mı yoksa bir emanet mi?

Duygusal ihtiyaçları karşılanmayan, sevgi ve aidiyet duygusundan mahrum bırakılan çocuklar çoğu zaman içlerindeki boşluğu farklı yollarla doldurmaya çalışıyor. Bugün sıkça konuştuğumuz akran zorbalığının arkasında büyük ölçüde bunlar yatıyor.

Bir başka problem de medyanın dili.

Güya çocuğa şiddeti önleme iddiasıyla yapılan bazı yayınlar, şiddeti yeniden üretiyor. Mağdur çocukların kimliklerini açığa çıkaran görseller paylaşmak ya da şiddetin ayrıntılarını adeta kullanım kılavuzu gibi sunmak yeni mağduriyetler doğuruyor.

Kadına Yönelik Şiddet

Biz toplum olarak bir şeyleri “normal” tartışamıyoruz. Domatesin rengine bile ideoloji yükleyebilen bir toplum olduk. Şaka yapmıyorum. Böyle konularımız var bizim. “Kadına şiddet” mevzusu da böyle bir konu. Mesela bu yazıda böyle bir başlık açmadığınızda da bir şiddete maruz kalabilirsiniz. Efendim şiddete dair bir yazıda “kadına şiddet” neden ele alınmaz!

Her ne kadar bu da şiddetin bir türü olsa da kadına yönelik şiddetin olgusal boyutu ortadan kalkmıyor. Ama söylemeden geçemeyeceğim. Kadının kadına uyguladığı şiddet kadına şiddetin en görünmeyen ama belki en acımasız türlerinden biri.

Hz. Peygamber, “Sizin en hayırlınız eşine karşı hayırlı olandır” buyurur.

Buna rağmen kahir ekseriyeti Müslüman olan ülkemizde, kadınların önemli bir kısmı hayatlarının bir döneminde şiddetle karşılaşıyor. Ancak şiddeti dine, geleneğe bağlayıp “Vurun abalıya!” tarzında davranan güya “modern” cenahların hiç yatacak yeri yok. Yani “Evi camdan olanlar başkasına taş atmasın!”

Kadını sadece görselliği ile, bir nesne gibi konumlandıran, metadan öte konum tayin etmeyenler önce kendine baksın. Onların çoğu “cinsiyet eşitliğinden” kendi sosyal konumundakilerin eşitliğini anlıyor.

Elleri nasırlı ama ağzı dualı çilekeş analar onların gündeminde değil. Çünkü o kadınlar kendi inşa ettikleri “makbul ve modern” kadın tipolojisinde bir yere sahip değil.

Geleneksel “liberal” yaklaşımlar, gerçekte eğitimli veya profesyonel hayattaki beyaz yakalı kadınların erkeklerle eşitlenmesine odaklanır. Alt sınıftan, farklı ırklardan veya dezavantajlı gruplardan kadınların karşılaştığı derin yapısal sorunları ve sömürü biçimlerini görmezden gelirler. Yoksa kadın hakları savunucularının Gazze’deki kadınlar için dünyayı yıkması lazım gelmez mi?

Gündelik dilde tartıştığımız gene geçer “kadına şiddet” mevzusuna dönelim bir an. Ve nedenini soralım. Kanaatimce bazı insanlar gücü sorumluluk olarak değil, tahakküm hakkı olarak görüyor. Oysa İslam’ın ortaya koyduğu anlayış bunun tam tersidir. Yetki arttıkça sorumluluk artar. Güç büyüdükçe hesap ağırlaşır.

Muhammed Esed “Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar.” Şeklinde meal verdiğimiz Nisa 34.ayetteki “Kavvâm” kavramını “Erkeğin kadını koruyup gözetmesi” şeklinde açıklar.

İster batıya bakın ister doğuya. Günümüzde kadını ikinci planda gören kültürel kabuller, erkekliği kaba kuvvetle özdeşleştiren anlayışlar ve adalet duygusunun zayıflaması, şiddeti besleyen temel kaynaklar arasında yer alıyor.

Kısacası mesele sadece bireysel öfke problemi değil; aynı zamanda zihniyet problemidir.

Şiddetin Sonuçları ve Önleme Yolları

Önce şunu bilelim. Şiddetin izleri gözle gördüğümüzden daha derin.

Şiddet ilk anda korku, şok ve güvensizlik oluşturur. Süreklilik kazandığında ise insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi bozar. Umutsuzluk, çaresizlik, değersizlik ve kontrol kaybı gibi duygular ortaya çıkar. İnsanın yaşadığı şiddet, içinde büyür, nefrete döner, hınç üretir. Gözünü hınç bürüyen ise hedef seçmez. Kan davaları buradan çıkar. Önemli olan haklı haksız değildir. Mağdur fark etmez. Kurtarılacak olan bir “itibar” alınacak olan bir “intikam” vardır sadece.

“Bugün karşıma çıkan ilk kişiyi bıçaklamaya karar verdim” diyerek sokağa çıkanlara bile rastlıyorsak derinlerde bir şeyler var.

Fiziksel yaralar iyileşebilir. Ancak ruhun iyileşmesi çok daha uzun sürer.

Şiddet toplumsal güveni aşındırır. Şiddet ortamında büyüyen çocuklar aileye, evliliğe ve insan ilişkilerine güven duymakta zorlanırlar.

Şiddetle mücadele üç aşamalı olarak ele alınmalıdır: (1) Problem ortaya çıkmadan önce alınan önleyici tedbirler. (2) İlk belirtiler görüldüğünde yapılan erken müdahaleler. (3) Şiddet gerçekleştikten sonraki rehabilitasyon çalışmaları.

Çok genel çerçevede ele aldığımız bu aşamalarla ilgili birey, grup, toplum ve devlet olarak yapacaklarımız başka başkadır.

Mesela: Din hizmeti sunanlar açısından en önemli alan birinci aşamadır. Çünkü en kıymetli müdahale, yara açılmadan yapılan müdahaledir. Ve ilk aşama içerden başlar. Kalbinde, ruhunda huzur olmayan dışarıya neyi aksettirebilir.

Haddimi aşıp diğer alanlara görev biçmeyeyim. Kendi alanımdan devam edeyim.

Eğer kullandığımız din dili insanları iyileştirmiyor, aksine yaralıyorsa; eğer Peygamber’i örnek almak bizi daha merhametli kılmıyorsa dönüp kendimizi sorgulayalım. Dilimizi düzeltmek yetmez, kalbimizi sorgulayalım.

Modernliği, teknolojiyi, bilimi abartmayalım. Hepsi insan ürünü. Ve insana hizmet ettiği kadar değerli. Temel iddiası insanlığı mutlu etmekti. Geriye bıraktığı şey yüzyılın başında ve ortasında birer dünya savaşı. Sonra da güce dayalı ilişkilerin mazlumlara dar ettiği bir dünya. İtiraf edelim. Bugün dünyanın egemen güçleri savaştan sadece maddi yükü ağır gelirse vazgeçerler.

İşte modernliğin dünyaya mirası.

İnsanın değerini sahip olduklarıyla, tükettiğiyle, kazandığı ve harcadığıyla, toplamda ise gücüyle ölçen bir zihniyet insanlığa ne verebilir. Bu zihniyetin doğal sonucu bitmeyen rekabet, tükenmeyen hırs ve giderek sertleşen bir hayat: Yani şiddet.

Çözüm yalnızca kanunlarda veya yaptırımlarda aranamaz. Kanaat, şükür, paylaşma, merhamet ve sorumluluk gibi değerleri yeniden güçlendirmeden kalıcı bir çözüm üretmek mümkün değildir.

İnsanın gözünü ancak bir avuç toprak doyurur. Hepiniz Adêm’densiniz ve Âdem ise topraktandır.

İnsanlığın Şiddetle İmtihanı

Abdullah İnce’nin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sivas’ta doğdu. 30 yıldır Sakarya’da yaşıyor. Sakarya İlahiyatı bitirdi. Uzmanlık alanı din sosyolojisi. Yurt müdürlüğü, imamlık, öğretmenlik yaptı. Halen Sakarya İlahiyatta din sosyolojisi profesörüdür. Çok sayıda bilimsel çalışması var. Çalışmayı ve insanın çalışanını seviyor. Doktorada yaşlılık çalıştı şimdi de hem akademik olarak hem de fiili olarak gençlikle ilgili. Bunlar dışında dini gruplar, din-tüketim ilişkisi, gençlik ve inanç, afet-din ilişkisi gibi konularda da uzman sayılır. Evli ve 4 çocuk babası.

Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir.

Genel

Neşet Ertaş’ın “Yolcu” türküsü, hayat serüveninin sorgulandığı ve bu serüvene dair derin düşüncelerin anlatıldığı, yürek burkan bir türküdür. Türkünün her mısrası, insanın dünyadaki yolculuğuna...

Gezi

Ostrozac Kalesi (Boşnakça: Tvrđava Ostrožac) Bosna-Hersek’in en güzel ve en küçük şehirlerinden biri olan Cazin’e bağlı Ostrojaç köyünde bulunan bir kaledir. Kale, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 16....

Genel

TEBRİKLER SAKARYA KENT KONSEYİ, TEBRİKLER GENÇLİK MECLİSİ. Sohbetlerimizde her nasılsa yeni neslin durumunu tartışmaya açarız. Bu konuda oldukça mahir olan toplumumuz. Gençleri de hedefe...

Genel

Tarih, yalnızca şanlı zaferlerin, kahramanlıkların ve parlak başarıların toplamı değildir. Bazen içimizi acıtan, çoğu zaman hatırlamakta zorlandığımız üzücü hadiselerle de karşı karşıya kalırız. Ne...

Previous Next
Close
Test Caption
Test Description goes like this