Connect with us

Hi, what are you looking for?

Eğitim

Sembollere Bağlılıktan Sermaye Bağımlılığına Cemaatlerimiz

İnsan sosyal bir varlıktır. Yer, içer, eğlenir, dövüşür, paylaşır, sevinir, küser. Bütün bu saydığım fiilleri gerçekleştirmek için kendi dışında bir varlıkla birlikte yaşamak zorundadır. Zorundadır yani muhtaçtır. İşte bu durum insanı “cemaatçi” bir varlık yapar. “Cemiyet adamı olmak” diye bir tabir vardır. Toplumda oturacağı, kalkacağı yeri bilen; nerede konuşup nerede susacağını, duracağını bilen insan için kullanılır. Yani toplumsal yaşamın kurallarını bilen, bunu dikkate alarak davranan insan kabul gören insandır bizde.

Duyguları olan bir varlık olan insanın bu “cemaatçi” özelliği onda kendi dışındakine yönelik bağlılık üretir.

Bağlılık Kötü Değildir

İster dini metinlere bakın isterse modern psikolojinin verilerine, insan için bağlılık kötü bir şey değildir. Dini bakımdan akraba ilişkisini kesmek “Allah ile bağı kesmek” olarak görülür ve ağır bir sorumluluktur. Vefa övülen bir özelliktir. Bireyin anne-babasına bağlılığı dini olarak yüceltilmiş aksi yerilmiştir. Ahde vefa bir bağlılıktır.

Modern psikolojide çocukların bilhassa anneye bağlılığı onun özgüvenli bir birey olabilmesi için olmazsa olmaz bir ilişki olarak ele alınır. Küçük yaşlarda bir annenin evladını bağrına basması, sarması, sarmalaması onun kişilik gelişimi için kritik bir öneme sahiptir. Önemli olan bağlılık ilişkisinin doğru kurulmasıdır. Öyle ki bu ilişki doğru, kararında kurulmadığında bunun kişi üzerindeki etkileri ömür boyu sürer.

Kısacası, yanlış bir özgürlük anlayışının yüceltildiği insan yerine “enenin” söz konusu edildiği; bağlarından çözülmüş, bağlılıklarından sıyrılmış, etrafından ziyade “kendine iyi bakan” bir insan tipolojisinin önerildiği bir dünyada bağlılık değerli bir şeydir. Ancak yıllardır üstünde durmaya çalıştığım gibi bizim toplum olarak sorunlarımızın başında çoğu şeyde normali bulamamak geliyor.

Bağlılık İhtiyaç Bağımlılık Sorundur

İnsanın eşine, arkadaşına, akrabasına, cemaatlerine bağlı olması yanlış bir şey değil. İnancını, dindarlığını bile “açık büfeden seçebileceğini düşünen” insan için bağlılık önemli, değerli ve hatta gerekli bir şey.

İçsel açıdan baktığımızda bağlılık bir ihtiyaçtır. İnsan şu kocaman dünyada bağlanmak ister. Çünkü bağlanmak bir anlamıyla dayanmak, güvenmek demektir. “Tutunacak bir dalı olmamak” zor bir şeydir. “Etrafımda güvenebileceğim kimse kalmadı” diyen bir insanın hayatı çok zor olsa gerek. “Darda kaldığımda imdadıma yetişecek birileri mutlaka var” diye düşünebilmek, yaşarken biriktirdiğimiz insanların çokluğuna tekabül eder. Bu duygu aynı zamanda sizin de güvenilecek, dayanılacak, vefa duyulacak bir insan olduğunuza işarettir.

Öyleyse bağlılık ilişkisinde sorun nerede başlar. Bağımlı olduğunuzda.

“Bağımlılık” ister maddeye isterse insana karşı olsun modern psikolojide tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Bağlılığın sınırlarını kültürümüz güzel çizmiştir. “Ağaca dayanma çürür, insana dayanma ölür.”

Bizim daha iyi bildiğimiz bir örnek var. Sahabe, Allah’ın Resulüne o kadar bağlıydı ki sözlerine “Anam-babam sana feda olsun. Ey Allah’ın Resulü!” diye başlardı. Ama bağlılıklarının bu derece yüksek olduğu Hz. Peygambere, akla-mantığa ya da kendi tecrübelerine aykırı bir durum olduğunda itiraz eder, sorgular, sorarlardı. İşte tam da anlatmak istediğim yer burasıdır.

Sorun birine, bir şeye “bağlanmak” değil “bağımlı olmaktır.”

Aile Hayatında Bağlılık Bir Zorunluluktur

İnsan eşine bağlı olmalıdır. Arada bağlılığın olmadığı bir karı-koca ilişkisi kuru bir birlikteliktir. Hafif esen bir rüzgâra bile dayanamaz. Çünkü insan eşine güvenmek ister, dayanmak ister. En küçük bir sarsıntıda bile yıkılacak, yıpranacak bir ilişki insanı mutsuz eder, korkutur, yorar. İnsan bağlılık duygusunu herkesten önce eşiyle, eşinde yaşamak ister. Ancak eşler arasındaki ilişki bağlılıktan bağımlılığa döndüğünde önce insanlar birbirini sevgisinde boğar sonra iş soruna dönüştüğünde “ya benimsin ya da kara toprağın” durumu ortaya çıkar.

Bağlılık ilişkisi, kişinin, kendi dışındaki bireyin şahsiyetine saygı duymasını gerektirir. Popüler deyimle, evli bile olsanız insanların “özel alanına saygı duymalı” belirli sürelerle “bireysel olarak zaman geçirmesine” müsaade etmelisiniz. Bu düşünceler önemsiz değil.

Eşler birbirine bağlı değil bağımlı olduğunda eşlerden birinin ailesiyle, arkadaşıyla görüşmesi soruna dönüşür. Zira orada beklenen bağlılık değil bağımlılıktır. Bağlılık güven, saygı, vefa gibi duygular üzerine kurulurken bağımlı bireyler, yakınındakilerden sorgusuz itaat, iradesiz, itiraz etmeyen bir tutum bekler. Karşısındakinin iradesini devre dışı bırakan, görmezden gelen, şahsiyetine saygı duymayan körü körüne bir ilişkiyi idealize eder bağımlı kişiler. Doğal olarak bu da aile içi ilişkilerde, arkadaşlar arasında sorun oluşturur.

Hemşerim Seni Dernekte Göremiyoruz!

Göçün bir dünya gerçeği olduğu bir hayat yaşıyoruz. Etrafımız farklı milletlerden, dinlerden ve kültürlerden insanlarla dolu. Hayatının büyük bir kısmını kendi memleketinin dışında geçirmiş bir kişi olarak toplumsal yaşamda çeşitliliğin, farklılığın insan yaşamını renklendirdiğini, zenginleştirdiğini düşünenlerdenim. Çeşitlilik, rekabet düzeyinde kaldığı ölçüde her bakımdan bir zenginliktir. Ancak bizim insan ilişkilerinde normali bulamama sorunumuz burada da karşımıza çıkar. Memleketinden kopup gelmiş bir insan için hemşehri dernekleri kültürün paylaşıldığı ve aktarıldığı, birincil ilişkilerin sürdürüldüğü, bir yere yeni gelmenin verdiği endişenin minimize edildiği yerlerdir. Bireyler, bu dernekler sayesinde yeni dahil olduğu toplumsal yaşama daha kolay tutunurlar.

İnsanın kendi gibi konuşan, giyinen, eğlenen, benzer yemeklerden lezzet alan insanlarla bir arada olmak istemesinin neresi kötü. Bilhassa belli bir yaştan sonra değiştirmekte zorlandığımız toplumsal alışkanlıklarımızın onaylandığı sosyal ortamların bizi cezbetmesi kadar doğal bir şey yoktur. Zira biz her gün alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz. Buna gerekte yoktur. Hatta yılların birikimi kültürel kodları saman gibi savuran, geçmişe dair ne varsa yerle yeksan eden bir değişim toplumunda bunları korumak günümüzün en önemli şeylerinden biri haline geldi. Diğer taraftan biz insan olarak “onay alma” ihtiyacında olan bir varlığızdır. Bunun bir anlamı da bulunduğumuz yerde bize, bizim tarzımıza ve düşüncelerimize saygı duyulmasıdır.

Öğrenci iken Sivaslılar derneğine gidip saz dinlemek benim için çok büyük bir zevkti. Orada Sivas’ın bağrından kopup gelmiş ve Türkiye’nin batısında yaşanan kültüre alışmaya çalışan bir genç olarak özlediğim kültürümü, insan ilişkilerini, samimi muhabbetleri bulurdum. Trabzon’da doğmuş, büyümüş birinin tınılarını her daim aradığı “Kemenceyi” sevdiği insanlarla birlikte dinlemesi ve horon tepmesi, Rumeli Türkülerini dinleyen bir göçmenin bir nebze olsun özlemini gidermesi neden sorun olsun.

Ancak bağlılığın yerini bağımlılığın aldığı yerde insan için başka yerlerde bulamayacağımız sosyal güvenceyi, psikolojik rahatlığı, aidiyeti sağlayan bu yapılar da soruna dönüşür. Maaalesef, günümüzde cemaatlerin bir türünü oluşturan hemşehri dernekleri az istisnaları dışında insanları yeni geldikleri yerlere adapte etmekten ziyade yaşadığı toplumdan soyutlayan bir yapıya dönüşmüştür. Mesele bununla da sınırlı değildir. Faydacılığın esas olduğu toplumsal yapılarda hemşehri cemaatleri “bizden olsun çamurdan olsun” mantığına evirilmiş vaziyetteler. Hemşehri dernekleri, üyelerinin ekonomik, sosyal ve siyasi gücüne dayalı olarak şehir siyasetinin maniple edildiği, sermaye biriktirme ve bürokratik alan kapma yarışının aparatı oluyor çoğuncası.

DİNİ CEMAAT BAĞLILIĞI

Bir de dini cemaatler var. Bugünlerde bir örneğini yaşadığımız, on yıldır da içinde olan olmayan herkesin travmatik etkilerine maruz kaldığı bir konu dini cemaatler konusu. Maalesef artık toplumun en dindarı bile bu süreç sebebiyle kendisinin, çocuğunun bir dini cemaatle isminin yan yana gelmesini bir sorun olarak görüyor. Malum yapının dindarlara verdiği en büyük zarar maalesef burası. Oluşturdukları zarar bundan çok daha fazla ama detaya giremeyeceğim.

Biz cemaati, sosyolojide daha geniş bir kavram olarak kullansak da cemaat deyince ilk akla dini gruplar gelir. Zira orada yukarıda saydığımız bağlılıkların çok ötesinde bağlar, aidiyet ağları, içselleştirme, özdeşleşme söz konusudur.
Özü itibarıyla insanın dini gelişimini güçlendirmeyi, toplumsal dini duyarlığı artırmayı hedefleyen dini cemaatlerde de sorun kanaatimce aynıdır: bağlılık-bağımlılık ilişkisi.

İnsanın dini bir cemaat içinde olması kötü bir şey değildir. Zira sosyal grupların bireyin davranışlarını hızlandırıcı ve pekiştirici özelliği başta dini duyarlılık olmak üzere çok şeyi güçlendirir. İbadetlerde devamlılık, cemaat ruhu, diğerkamlık, fedakârlık, başkasını düşünme, hayırhah olma, toplamda Allah rızası için iş yapma kültürü kim ne derse desin dini gruplar dışında kolay geliştirilebilecek duygu ve davranışlar değildir. Demem o ki, dini gruplar sınırlarını bildikçe, alanlarında kaldıkça insan ve toplum için büyük faydalar üretebilecek yapılardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Şu kısacık Cumhuriyet tarihi bile böyledir. Devletin din üzerindeki baskısını gevşettiği 1950’lerden itibaren Türkiye’de dini gruplar hem devlet hem de toplum için büyük bir potansiyel olmuşlardır.

Yerli ve Milli Duruşun İnşasında Cemaatler

İster kabul edin ister etmeyin! Eğer bugün Türkiye’de yerli ve milli bir duruş varsa bunun arka planı birilerinin batı hayranlığı ile açıklanamaz. Çünkü bu toprakların mayası dinle yoğrulmuştur. Milli duruşla dini duruş birbirinden bağımsız okunamaz. Cevat Akşit hocamdan hatırlarım. Derdi ki “Bizim sarhoşumuz bile düşerken Allah! Diye düşer.”

Bugün dünyanın felakete sürüklendiği bir vasatta, savunma sanayii başta olmak üzere dışa bağımlılıktan uzaklaşarak ayakta kaldığımız bir vasatı yerli ve milli duruş üretmiştir. Bunun arka planına baktığınızda dini tonların farklı versiyonları olan İslamcılık, Anadoluculuk, Milliyetçilik gibi akımları bulursunuz. Haksızlık etmeyeyim. Bunun dışındaki ideolojilerin hepsini bu duruşa ket vuran yapılar olarak okuyamam. Ama yıllarca bize dayatılan batı hayranlığı bu duruşu sağlayamadı, sağlayamaz.

Bilhassa çok partili hayatla birlikte şahit olduğumuz toplumsal gelişmenin motor güçlerinden biri dini gruplardır. Milli perspektife uygun bir ekonomik ve sosyal sermaye inşasında dini grupların öncülüğü yadsınamaz bir gerçektir. Sadece sağcılık ve solculuk ikilemine sıkışmış siyasi gelenek inşasının dışına çıkan ve bize özgü üçüncü yolun imkanını gösteren özgüvenli bir siyasi çizginin inşasında da Millî Görüş çizgisi ile birlikte dini grupların katkısı bir hakikattir ve hakikat balçıkla sıvanamaz.

Dini Gruplar Terörist mi?

Bugün ilahiyatçıların bir kısmında da gözlemlediğim bütün dini yapıları “terörize grup gibi görme” söylemi akıntıya kapılmaktan, araziye uymaktan başka bir şey değildir.

Peki ne oldu da bugün biz bu yapıları darbelerle, sermaye kaçırmakla, ülke için fayda üretmek yerine bir takım sermaye, istihbarat ağları ile anılan ve ülke aleyhine çalışan yapılar olarak anmaya başladık. Hırsızın hiç mi suçu yok!

Var. Hem de çok. Ama bence doğru soru “Ne oldu?” yerine “Nasıl oldu?” sorusudur. Konu gerçekten uzun ve çok kompleks. Asla son sözü söyleme iddiasında olmadan görebildiğimi göstermek isterim. Meselenin içsel ve dışsal sebepleri var.

Önce içeriye bakalım. Kendi sözü müdür bilmem ama rahmetli Zahid Kotku’ya atfedilen bir söz çok hoşuma gider. Meseleyi çok güzel açıklar.

Cemaatler, cemiyete adam yetiştirir.

Cemaatlerin Asıl Amacı Topluma Hizmettir

Sosyolojideki cemaat-cemiyet kavramsallaştırmasını da ıskalamayan “Cemaatler, cemiyete adam yetiştirir” ifadesini şöyle açmak mümkündür. Cemaat, ait olduğumuz, beslendiğimiz, dini duyarlılığımızı geliştirdiğimiz, eğitildiğimiz, paylaştığımız, diğerkamlığı öğrendiğimiz, Allah rızası için iş yapmayı öğrendiğimiz yerdir. Cemiyet ise cemaatin dışında ama içinde olduğumuz, cemaat kadar bağlarımız ve ilişkilerimiz güçlü olmasa da resmi, gayrı resmî yapılardır. Ama sonuçta bizi ulusal ölçekte sınırlayan yapı burasıdır.

İşte mensuplarıyla bağımlılık ilişkisi yerine bağlılık ilişkisi kuran cemaatler, eğittikleri kitleyi toplum bütünü için hazırlar ve işe koşarlar. Bunu yapabilen kendi cemaatinin önceliklerinden ziyade toplumun hassasiyetini, faydasını ve geleceğini gözetmiş olur. Asıl olan budur.

Bu pencereden baktığımızda, bugün cemaatlerin çoğunun bu “asılı” kaybettiklerini üzülerek söylemek durumundayım.

Davaya Bağlılık mı Lidere Bağlılık mı?

Sosyal grupları lider merkezli, ideoloji merkezli ve yapı merkezli yapılar olarak kategorilere ayırmak mümkündür. Hiçbir yapıda bu modellerin saf halini bulmak mümkün olmasa da genellikle bunlardan biri ağırlıklıdır. Dini grup yapılarında merkezde, geleneğin, davanın ya da ideolojinin ön planda olması beklenir. Ancak benim gözlemlerime göre, teknik detayına burada giremeyeceğim bir ayırımla dini grupları öncelikle cemaat ve tarikat olarak ayırdığımızda, cemaat yapılarının tarikatlara göre dava, gelenek ya da ideoloji merkezli olmaktan ziyade lider merkezli yapılara evirildiğini ifade etmek mümkündür. Bunun doğal sonucu ise liderin süreç içinde yaşadığı savrulma ya da negatif değişimin grup yapısını da büyük ölçüde etkilemesidir.

Yakın zamanda Türkiye’yi derinden sarsan malum yapı bunun en bariz örneğini oluşturur. Sırasıyla Nurculuk, Milliyetçi-Muhafazakâr söylem ve Ehl-i Sünnet vurgusu üzerinde kendini stratejik bir şekilde var eden, mayalayan bu yapı liderlik düzeyinde en son ulusal ve hatta bazı iddialara göre dini bağlarından sıyrılmış bir zemine savrulmuştur. Anlaşılan o ki buradaki en başat unsur liderin karizmatik yeteneklerini kullanarak kendini tartışmasız dini şahsiyet olarak konumlandırması ve bunu mensuplarına dikte etmesidir.

Eski DİB Başkanı Mehmet Görmez Hocanın açıklamalarına bakarsak bu günlerde kendisine operasyon yapılan grupta benzer bir süreci yaşamış görünüyor. Hocanın açıklamalarına göre ilgili yapı içerisinde, liderin iki peygamber yetkisine sahip olduğu düşüncesi sınırlı bir grup düzeyinde de olsa kabul edilmiş görünmektedir.

Dolayısıyla dini yapılarda olmazsa olmaz hususlardan biri, lider merkezli yapı yerine dava merkezli, ideoloji merkezli bir yapının inşası ve korunması yönünde bir ısrar stratejisinin benimsenmesidir.

Cemaatlerin Parası “Dünya Malı mı?”

Türkiye’de cemaatlerin önemli bir kısmı sermaye ile ilişkisini doğru kuramamıştır. Tasavvuf literatüründe ateşten kaçar gibi kaçılması tavsiye edilen, insanın imtihanını kaybettiren “dünya malı” bugün bazı cemaatler için ayrışmanın, bölünmenin temel gerekçesi olmuş vaziyettedir. Mensuplarına yönelik anlatılarda nefis terbiyesi babında uzak durmayı telkin ettikleri “dünya malı” ne hikmetse kendileri için en büyük erek haline geldi. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.

Ancak burada görmezden gelemeyeceğimiz bir husus daha var. Cemaatler ve mensupları da bu dünyanın içinde yaşıyorlar. Maldan mülkten bütünüyle uzak durmalarını beklemekte haksızlık olur. Müteşebbis ruhun habire olumlandığı, tükettiğin kadar değerlisin felsefesinin hayatın merkezine yerleştirildiği, üstüne, 1980 sonrası ülkede üretilen liberal-kapitalist kültürün sermayeyi en büyük güç olarak ikame ettiği bir dünyada bu denge daha da zor. Cemaatlerin büyük bir kısmı, arada haklı haksız kendisini döven devlete karşı güvence olarak belki de sermayeyi görüyorlar. Neden öyle olmasın ki! Darbe yapanlar bile ilk olarak kapitalist ekonomik düzenin devamını garanti ediyor.

Hal böyle olsa da bu dini cemaatleri mazur kılmaz. O zaman yol nedir? Mahmut Sami Ramazanoğlu’na atfedilen bir sözle cevap verelim.

“Para cebinizde olduğunda sorun yoktur. Kalbinize girerse sorun başlar.”

Kolay mıdır? Zordur. Ama cemaatlerin inşa etmesi gereken hassasiyet budur. Gerektiğinde ülke için, vatan için, toplum için, din için bütün varından yoğundan vazgeçebilecek olanlar sermaye ile ilişki kursun. Ama bu soruyu baştan sorsun, sözü baştan versin. Mal beni mi yönetecek, ben mi onu yöneteceğim. Sermaye asıl amaç mıdır yoksa dine, topluma hizmet için bir araç mı?

Sembollere Bağlılıktan Sermaye Bağımlılığına Cemaatlerimiz

“Kurişiler” Buraya Nasıl Geldi?

Bugün adına “Kurişilik” denen yapı bağlamında yaşanan, gördüğüm kadarıyla bundan başka bir şey değildir. Sermaye ile ölçüsüzce, ilkesizce girilen bir ilişkinin önce kendine yani cemaatine yabancılaşması, sonra toplumuna, ülkesine yabancılaşması. Almanya’da yapılan “üs” iddiası gerçekse başka delile hacet yok. Almanya’daki Türkiye merkezli STK’lar, birkaç yıldan beri bu yapının istemli bir şekilde kendini Türk STK’larından ayırdığını, uzaklaştırdığını zaten dile getiriyorlardı. Dolayısıyla bilenler için Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi.

Kanaatim odur ki bu tür yapıların, hizmetlerini uluslararası düzleme taşırken kendine sorması gereken asıl sorulardan biri de şudur; bir gün gelir de ulusal aktörlerle (Türkiye Cumhuriyeti) uluslararası aktörler arasında kalırsak tercihimizi ne yönde yapacağız. Bu soruyu baştan sormadan ve cevabını açıkça vermeden yola çıkan her yapı kanaatimce tökezlemeye mahkumdur. Çünkü otorite şerik kabul etmez. Bu tarihte de böyleydi bugün de böyle.

Zaman zaman bilerek bilmeyerek yücelttiğimiz Osmanlı’da da durum böyleydi. Şöyle izah edeyim; bir tarikat kendi dergahında padişaha, devlete atar, tutar ama ne zaman ki bu düşüncelerini kamuya ilan eder, işte orada durum değişir. Daha açık söyleyeyim: dergâhta padişahın aleyhine atılır tutulur, padişah ve devlet erkanı da bunu bilir ama pek ses etmez. Ama ne zaman ki şeyh efendi bu düşüncelerini Bursa Ulu Camiinin Minberinden ilan eder, işte o zaman Cuma’nın bitmesi bile beklenmez. Her zaman ideali, doğrusu budur diyemem ama otorite böyle bir şeydir.

Bir dini grup siyasete, ticarete giriyorsa o saatten sonra “ama ben dini cemaatim kardeşim” diyemez. Artık işin rengi değişmiştir. Oyunun kuralları başkadır. Hele tarihi travmalarla dolu bir ülkede bunu asla diyemeyiz. Devlet dediğiniz aygıt kendini yani halkı korumak durumundadır. Evet, tehdit algısının gereksiz büyütülmesi toplumsal yaşamı çileye dönüştürür, özgürlükleri sınırlar. Ama dini gruplar da tarihten ders çıkarmayı bilmeliler.

Patolojik Dini Yapıların İnşasında Devlet Politikaları

Son bir notta dini cemaatlere karşı yapılan her hamleyi nedenine, niçinine bakmaksızın olumlayan “bakın biz demedik mi bunların hepsi böyle” modunda meseleye yaklaşan seküler-laisist yapılara. Kimse kusura bakmasın ama onlar bu konuda en son konuşacak kişiler. Hatta konuşmasalar daha iyi. Neden mi?

Dönüp bakın. Türkiye’de bugün darbelerle anılan, ülkeden sermaye kaçırmakla suçlanan dinimsi yapıların mayalandığı dönem 1925-1950 yılları arasıdır. Maalesef bu dönemde temelleri atılan sonrasında da söylem üstünlüğü ile sürdürülen “irtica söylemi” dini grupları otantik yapısından uzaklaştırmıştır. Dini grupları, tekkesini-zaviyesini, zikrini-evradını yasaklayarak kaynaklarından ve kurumlarından mahrum bırakmak onları yeraltına itmiştir. Gizli teşkilatlanmayı beslemiş, kendi geleneği açısından da devletin ilişkisi açısından da bu yapıların denetimini imkânsız kılmıştır. Hatta iddia edilebilir ki ülkede darbe yapmaya kalkışan yapılar bu dönem politikalarının gayri meşru çocuğudur. Bunların üzerinde düşünülmelidir.

Diğer bir deyişle kendi otantik yapısından uzaklaşan, denetimsizleşen ve gizliliği bir politika olarak benimseyen bu yapılar bağlılık yerine bağımlılık üretmişler, patolojik ruh halini dini düşünce olarak sunmaya başlamışlardır. Bu mesele çok uzun. Burada bırakayım.

Şeffaf Bir Dini Yapı İnşasını Tartışmalıyız

Türkiye’nin acilen dini grupların statüsü ile ilgili makul, şeffaf, denetlenebilir bir yapıyı tartışması gerekiyor. Esasında bunun yolu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kurulması ile açıldı.

Daha açık ifade edeyim. Ben meseleye şöyle bakıyorum. Alevilik, İslam’ın dışında mıdır? Hayır. Ama bir şekilde devlet hiyerarşisi içinde temsili söz konusu ise diğer tarikatlar, cemaatler de tüzel bir kişilik olarak ya da bir başka şekilde muhatap alınabilir. Şeffaflaştırılabilir. Devlet hizmetlerinden faydalanabilir, sistem içinde bir yerde kendilerine alan açılabilir. Ancak bu düşüncelerimin henüz “ham” olduğunu ve meselenin farklı yönleriyle tartışılmasının gerekli olduğunu ifade edeyim.

Özetle, meselenin şeffaflık, denetlenebilirlik, sistem içinde bu yapılara makul bir yer açılması ama öncesinde bunun pozitif ve negatif yönleriyle, dünyadaki örnekleri, uygulamaları dikkate alarak detaylıca tartışılması gerekliliğine bağlı olduğunu ifade etmiş olayım.

“Terörsüz Türkiye” konusunda, Ak Parti Grup Başkanı Abdullah Güler tarafından da ifade edildiği gibi, kendine özgü bir modeli üreten ve inşallah uygulayacak olan Türkiye, bunu da başarabilir. Umuyorum ki o zaman çok daha güzel bir Türkiye’ye uyanabiliriz.

Çünkü devlet bizim babamız, Türkiye annemizdir.

Abdullah İnce’nin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sivas’ta doğdu. 30 yıldır Sakarya’da yaşıyor. Sakarya İlahiyatı bitirdi. Uzmanlık alanı din sosyolojisi. Yurt müdürlüğü, imamlık, öğretmenlik yaptı. Halen Sakarya İlahiyatta din sosyolojisi profesörüdür. Çok sayıda bilimsel çalışması var. Çalışmayı ve insanın çalışanını seviyor. Doktorada yaşlılık çalıştı şimdi de hem akademik olarak hem de fiili olarak gençlikle ilgili. Bunlar dışında dini gruplar, din-tüketim ilişkisi, gençlik ve inanç, afet-din ilişkisi gibi konularda da uzman sayılır. Evli ve 4 çocuk babası.

Yorum yapmak için tıklayın

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da ilginizi çekebilir.

Genel

Neşet Ertaş’ın “Yolcu” türküsü, hayat serüveninin sorgulandığı ve bu serüvene dair derin düşüncelerin anlatıldığı, yürek burkan bir türküdür. Türkünün her mısrası, insanın dünyadaki yolculuğuna...

Genel

Tarih, yalnızca şanlı zaferlerin, kahramanlıkların ve parlak başarıların toplamı değildir. Bazen içimizi acıtan, çoğu zaman hatırlamakta zorlandığımız üzücü hadiselerle de karşı karşıya kalırız. Ne...

Gezi

Ostrozac Kalesi (Boşnakça: Tvrđava Ostrožac) Bosna-Hersek’in en güzel ve en küçük şehirlerinden biri olan Cazin’e bağlı Ostrojaç köyünde bulunan bir kaledir. Kale, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 16....

Genel

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımızın evinde geç saatlerde sohbet ederken yan daireden gelen yoğun bir makine gürültüsü bizi rahatsız etti. Sorduğumda akşamları geç saatlerde komşusunun...

Previous Next
Close
Test Caption
Test Description goes like this