Türkiye’de cemaatlerin siyasetle ilişkileri her zaman canlı bir tartışma konusudur. Yakın dönemde yaşanan gelişmeler bu konuyu daha kritik bir hale getirmiştir. Bu yazıda, Süleymancılar cemaati içinde cemaati temsil iddiası sorgulanır hale gelen sınırlı bir yapı ile ilgili son gelişmeler söz konusu edilerek, dini grup-siyaset ilişkisi bağlılık ve bağımlılık kavramları çerçevesinde analiz edilmektedir.
İnsan sosyal bir varlıktır. Yer, içer, eğlenir, dövüşür, paylaşır, sevinir, küser. Bütün bu fiilleri gerçekleştirmek için birlikte yaşamak zorundadır. Bu durum insanı “cemaatçi” bir varlık yapar. “Cemiyet adamı olmak” tabiri toplumda oturacağı, kalkacağı yeri bilen; nerede konuşup nerede susacağını, duracağını bilen insan için kullanılır. Yani toplumsal yaşamın kurallarını bilen, bunu dikkate alarak davranan insan toplumda kabul gören insandır.
İnsanın bu “cemaatçi” özelliği onda kendi dışındakine yönelik bağlılık üretir.
Bağlılık Kötü Değildir
Hem dini metinler hem de modern psikolojiye göre bağlılık insan için olumlu bir özelliktir. İslam’a göre akraba ile ilişkiyi kesmek “Allah ile bağı kesmek” olarak görülür ve ağır bir sorumluluktur. Vefa övülen bir özelliktir. Bireyin anne-babasına bağlılığı dini olarak yüceltilmiş aksi yerilmiştir. Ahde vefa bir bağlılıktır.
Modern psikolojiye göre annenin evladını bağrına basması, sarması, sarmalaması onun kişilik gelişimi ve özgüveni için için kritik öneme sahiptir. Anne-çocuk arasındaki bağlılık ilişkisi doğru kurulmadığında bunun negatif etkileri ömür boyu sürer.
Yanlış bir özgürlük anlayışının yüceltildiği, bağlarından çözülmüş, bağlılıklarından sıyrılmış, etrafından ziyade “kendine iyi bakan” bir insan tipolojisinin öne çıktığı bir dünyada bağlılık değerli bir şeydir. Ancak bizim sorunlarımızın başında normali bulamamak gelir.
Bağlılık İhtiyaç Bağımlılık Sorundur
İnsan eşine, arkadaşına, akrabasına, cemaatlerine bağlı olabilir. Hatta inancını bile “açık büfeden seçebileceğini düşünen” modern insan için bağlılık değerli ve gerekli bir şeydir.
İnsan şu kocaman dünyada bağlanmak ister. Çünkü bağlanmak; dayanmak, güvenmek demektir. “Tutunacak bir dalı olmamak”, “etrafımda güvenebileceğim kimse kalmadı” şeklinde düşünmek insan için zor olsa gerek. “Darda kaldığımda imdadıma yetişecek birileri mutlaka var” diye düşünebilmek, yaşarken biriktirdiğimiz insanların çokluğuna tekabül eder. Bu duygu aynı zamanda sizin de güvenilecek, dayanılacak, vefa duyulacak bir insan olduğunuza işarettir.
“Bağımlılık” ister maddeye isterse insana olsun tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Bağlılığın sınırlarını kültürümüz güzel çizmiştir. “Ağaca dayanma çürür, insana dayanma ölür.”
Sahabe, Allah’ın Resulüne o kadar bağlıydı ki sözlerine “Anam-babam sana feda olsun! Ey Allah’ın Resulü!” diye başlardı. Ama akla-mantığa ya da kendi tecrübelerine aykırı bir durum olduğunda ona itiraz eder, sorgular, sorarlardı.
Sorun birine, bir şeye “bağlanmak” değil “bağımlı olmaktır.”
Aile Hayatında Bağlılık Bir Zorunluluktur
Arada bağlılığın olmadığı karı-koca ilişkisi kuru bir birlikteliktir. Hafif esen bir rüzgâra bile dayanamaz. Çünkü insan eşine güvenmek, dayanmak ister. En küçük sarsıntıda bile yıkılacak, yıpranacak bir ilişki insanı mutsuz eder, korkutur, yorar. Bu sebeple insan bağlılık duygusunu herkesten önce eşiyle, eşinde yaşamak ister. Ancak eşler arasındaki ilişki bağlılıktan bağımlılığa dönüştüğünde önce insanlar birbirini sevgisinde boğar sonra iş soruna dönüştüğünde “ya benimsin ya da kara toprağın” diye bakar.
Bağlılık, kişinin, kendi dışındaki bireye saygı duymasını gerektirir. Eşiniz bile olsa insanların “özel alanına saygı duymalı” “bireysel olarak zaman geçirmesine” müsaade etmelisiniz.
Eşlerin ilişkisi bağlılık yerine bağımlılık olduğunda, birinin ailesiyle, arkadaşıyla görüşmesi soruna dönüşür. Bağlılık güven, saygı, vefa gibi duygular üzerine kurulurken; bağımlı bireyler, yakınındakilerden sorgusuz itaat, iradesiz bir kişilik, itiraz etmeyen bir tutum bekler. Bağımlı bireyler karşısındakinin iradesini devre dışı bırakan, görmezden gelen, şahsiyetine saygı duymayan körü körüne bir ilişkiyi idealize ederler. Doğal olarak bu da aile içi ilişkilerde, arkadaşlar arasında sorun oluşturur.
Hemşerim Seni Dernekte Göremiyoruz!
Göçün bir dünya gerçeği olduğu bir hayat yaşıyoruz. Etrafımız farklı milletlerden, dinlerden ve kültürlerden insanlarla dolu. Hayatının büyük bir kısmını kendi memleketinin dışında geçirmiş bir kişi olarak toplumsal yaşamda çeşitliliğin, farklılığın hayatı renklendirdiğini, zenginleştirdiğini düşünenlerdenim. Çeşitlilik, rekabet düzeyinde kaldığı ölçüde zenginliktir. Ancak insan ilişkilerinde normali bulamama sorunumuz burada da karşımıza çıkar. Memleketinden kopup gelmiş bir insan için hemşehri dernekleri kültürün paylaşıldığı ve aktarıldığı, birincil ilişkilerin sürdürüldüğü, bir yere yeni gelmenin verdiği endişenin minimize edildiği yerlerdir. Bireyler, bu dernekler sayesinde yeni dahil olduğu toplumsal yaşama daha kolay tutunurlar.
İnsan kendi gibi konuşan, giyinen, eğlenen, benzer yemeklerden lezzet alan insanlarla bir arada olmak ister. Belirli bir yaştan sonra değiştirmekte zorlandığımız alışkanlıklarımızın onaylandığı sosyal ortamların bizi cezbetmesi oldukça doğaldır. Zira her gün alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz. Buna gerekte yoktur. Hatta kültürel birikimimizin saman gibi savrulduğu, geçmişe dair ne varsa yerle yeksan edildiği değişim toplumunda kültürümüzü korumak vefa borcumuzdur. Diğer taraftan biz insan olarak bulunduğumuz yerde tarzımıza ve düşüncelerimize saygı duyulmasını ve onay almayı isteriz.
Öğrenci iken Sivaslılar derneğine gidip saz dinlemek benim için çok büyük bir zevkti. Orada Sivas’ın bağrından kopup gelmiş ve Türkiye’nin batısında yaşanan kültüre alışmaya çalışan bir genç olarak özlediğim kültürümü, insan ilişkilerini, samimi muhabbetleri bulurdum. Trabzon’da doğmuş, büyümüş birinin tınılarını her daim aradığı “Kemenceyi” sevdiği insanlarla birlikte dinlemesi ve horon tepmesi, bir göçmenin Rumeli Türkülerini dinleyerek bir nebze olsun özlemini gidermesi neden sorun olsun.
Ancak bağlılığın yerini bağımlılığın aldığı yerde insan için başka yerlerde bulamayacağımız sosyal güvenceyi, psikolojik rahatlığı, aidiyeti sağlayan bu yapılar da soruna dönüşür. Maaalesef, günümüzde cemaatlerin bir türünü oluşturan hemşehri dernekleri az istisnaları dışında insanları yeni geldikleri yerlere adapte etmekten ziyade yaşadığı toplumdan soyutlamaktadır. Mesele bununla da sınırlı değildir. Faydacılığın esas olduğu toplumsal yapılarda hemşehri cemaatleri “bizden olsun çamurdan olsun” mantığına evirilmiş vaziyetteler. Hemşehri dernekleri, üyelerinin ekonomik, sosyal ve siyasi gücüne dayalı olarak şehir siyasetinin maniple edildiği, sermaye biriktirme ve bürokratik alan kapma yarışının aparatı oluyor çoğuncası.
DİNİ CEMAAT BAĞLILIĞI
Bugünlerde bir örneğini yaşadığımız, on yıldır da içinde olan olmayan herkesin travmatik etkilerine maruz kaldığı bir konu dini cemaatler konusu. Maalesef artık toplumun en dindarı bile kendisinin, çocuğunun bir dini cemaatle isminin yan yana gelmesini bir sorun olarak görüyor. Malum yapının dindarlara verdiği en büyük zarar burası. Oluşan hasar çok büyük.
Cemaat, sosyolojide daha geniş bir kavram olarak kullanılsa da cemaat deyince akla ilk dini gruplar gelir. Zira dini gruplarda yukarıda saydığımız bağlılıkların çok ötesinde bağlar, aidiyet ağları, içselleştirme, özdeşleşme söz konusudur.
Özü itibarıyla insanın dini gelişimini desteklemeyi, toplumsal dini duyarlığı artırmayı hedefleyen dini cemaatlerde de sorun aynıdır: bağlılık-bağımlılık ilişkisi.
İnsanın dini bir cemaat içinde olması yanlış değildir. İbadetlerde devamlılık, cemaat ruhu, diğerkamlık, fedakârlık, başkasını düşünme, hayırhah olma, Allah rızası için iş yapma kültürü kim ne derse desin dini gruplar dışında kolay geliştirilebilecek duygu ve davranışlar değildir.
Demem o ki, dini gruplar sınırlarını bildikçe, alanlarında kaldıkça insan ve toplum için büyük faydalar üretebilecek yapılardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Şu kısacık Cumhuriyet tarihi bile bunu göstermektedir.
Yerli ve Milli Duruşun İnşasında Cemaatler
Eğer bugün Türkiye’de yerli ve milli bir duruş varsa bunun arka planı batı hayranlığı ile açıklanamaz. Çünkü bu toprakların mayası dinle yoğrulmuştur. Milli duruşla dini duruş birbirinden bağımsız değildir. Cevat Akşit hocamdan hatırlarım. Derdi ki “Bizim sarhoşumuz bile düşerken Allah! Diye düşer.”
Savunma sanayii başta olmak üzere dışa bağımlılıktan uzaklaşmayı sağlayan vasatı, cemaatlerin öncülük ettiği yerli ve milli duruş üretmiştir. Bu duruşun arka planında, dini tonların farklı versiyonları olan İslamcılık, Anadoluculuk, Milliyetçilik gibi akımları bulursunuz. Haksızlık etmeyeyim. Diğer ideolojilerin hepsi bu duruşa ket vuran yapılar değildir. Ama yıllarca bize dayatılan seküler zihniyet, batı hayranlığı bu duruşu sağlayamadı, sağlayamaz.
Çok partili hayatla birlikte hızlanan toplumsal gelişmenin motor güçlerinden biri dini gruplardır. Milli perspektife uygun bir ekonomik ve sosyal sermayenin inşasında dini grupların öncülüğü yadsınamaz. Sağcılık ve solculuk ikileminin dışına çıkarak bize özgü üçüncü yolun inşasında, Millî Görüş çizgisi ile birlikte dini grupların katkısı bir hakikattir ve hakikat balçıkla sıvanamaz.
Dini Gruplar Terörist mi?
Bugün ilahiyatçıların bir kısmında da gözlemlediğim bütün dini yapıları “terörize grup gibi görme” söylemi akıntıya kapılmaktan, araziye uymaktan başka bir şey değildir.
Peki ne oldu da biz dini grupları darbelerle, sermaye kaçırmakla, ülke için fayda üretmek yerine bir takım sermaye, istihbarat ağları ile iş tutan yapılar olarak anmaya başladık. Hırsızın hiç mi suçu yok!
Var. Hem de çok. Ama bence doğru soru “Ne oldu?” yerine “Nasıl oldu?” sorusudur. Konu gerçekten uzun ve çok kompleks. Asla son sözü söyleme iddiasında olmadan görebildiğimi göstermek isterim.
Önce içeriye bakalım. Rahmetli Zahid Kotku’ya atfedilen bir söz çok hoşuma gider.
Cemaatler, cemiyete adam yetiştirir.
Cemaatlerin Asıl Amacı Topluma Hizmettir
“Cemaatler, cemiyete adam yetiştirir” ifadesini şöyle açmak mümkündür. Cemaat, ait olduğumuz, beslendiğimiz, dini duyarlılığımızı geliştirdiğimiz, eğitildiğimiz, paylaştığımız, diğerkamlığı öğrendiğimiz, Allah rızası için iş yapmayı öğrendiğimiz yerdir. Cemiyet ise cemaati aşan ama sonuçta içinde olduğumuz, cemaat kadar bağlarımız ve ilişkilerimiz güçlü olmayan resmi, gayrı resmî yapılardır.
Mensuplarıyla bağlılık ilişkisi kuran cemaatler, eğittikleri kitleyi toplum bütünü için hazırlar ve işe koşarlar. Bunu yapabilen kendi cemaatinin önceliklerinden ziyade toplumun hassasiyetini, faydasını ve geleceğini gözetmiş olur. Asıl olan budur.
Bu pencereden baktığımızda, bugün cemaatlerin çoğunun “asılı” kaybettiklerini üzülerek söylemek durumundayım.
Davaya Bağlılık mı Lidere Bağlılık mı?
Sosyal grupları lider merkezli, ideoloji merkezli ve yapı merkezli şeklinde kategorilere ayırmak mümkündür. Bu modellerin saf halini bulmak mümkün olmasa da genellikle her yapıda bunlardan biri ağırlıklıdır. Dini gruplarda geleneğin, davanın ya da ideolojinin ön planda olması beklenir. Ancak dini grupları öncelikle cemaat ve tarikat olarak ayırdığımızda, cemaat yapılarının tarikatlara göre dava, gelenek ya da ideoloji merkezli olmaktan ziyade lider merkezli yapılara evirildiğini ifade etmek mümkündür. Doğal olarak liderin süreç içinde yaşadığı savrulma grup yapısını da etkilemektedir.
Yakın zamanda Türkiye’yi derinden sarsan malum yapı bunun en bariz örneğini oluşturur. Sırasıyla kendini stratejik olarak Nurculuk, Milliyetçi-Muhafazakâr söylem ve Ehl-i Sünnet vurgusu üzerinde var eden, buralarda mayalayan bu yapı liderlik düzeyinde en son ulusal ve hatta bazı iddialara göre dini bağlarından sıyrılmış bir noktaya savrulmuştur. Anlaşılan o ki buradaki en başat unsur liderin karizmatik yeteneklerini kullanarak kendini tartışmasız dini rehber olarak konumlandırması ve bunu mensuplarına dikte etmesidir.
Eski DİB Başkanı Mehmet Görmez Hocanın açıklamalarına bakarsak bu günlerde kendisine operasyon yapılan -Kurişiler olarak nitelenen- grupta benzer bir süreci yaşamış görünüyor. Hocanın açıklamalarına göre ilgili yapı içerisinde, liderin iki peygamber yetkisine sahip olduğu düşüncesi sınırlı düzeyde de olsa kabul edilmiş görünmektedir.
Kanaatimizce dini yapılarda olmazsa olmaz hususlardan biri, lider merkezli yapı yerine dava merkezli, ideoloji merkezli bir yapının inşası ve korunmasıdır. Gruplar bu yönde bir ısrar stratejisi benimsemelidir.
Cemaatlerin Parası “Dünya Malı mı?”
Türkiye’de cemaatlerin önemli bir kısmı sermaye ile ilişkisini doğru kuramamıştır. “Dünya malı” bazı cemaatler için ayrışmanın, bölünmenin temel gerekçesi olmuş vaziyettedir. Mensupların uzak durması gereken “dünya malı” ne hikmetse üst kademeler için en büyük erek haline gelmiş görünüyor.
Ancak cemaatler de bu dünyada yaşıyorlar. Maldan mülkten bütünüyle uzak durmalarını beklemek haksızlık olur. Müteşebbis ruhun habire olumlandığı, tükettiğin kadar değerlisin felsefesinin hayatın merkezine yerleştirildiği, üstüne, liberal-kapitalist kültürün, sermayenin en büyük güç olarak ikame edildiği bir dünyada bu denge daha da zor. Cemaatlerin büyük bir kısmı sermayeyi, haklı haksız arada kendisini döven devlete karşı güvence olarak görüyorlar. Neden öyle olmasın ki! Darbe yapanlar bile ilk olarak kapitalist ekonomik düzenin devamını garanti ediyor.
Hal böyle olsa da bu durum dini cemaatleri mazur kılmaz. O zaman yol nedir? Mahmut Sami Ramazanoğlu’na atfedilen bir sözle cevap verelim.
“Para cebinizde olduğunda sorun yoktur. Kalbinize girerse sorun başlar.”
Zor da olsa cemaatlerin inşa etmesi gereken hassasiyet budur. Gerektiğinde ülke için, vatan için, toplum için, din için bütün varından yoğundan vazgeçebilecek olanlar sermaye ile ilişki kursun. Ancak “Sermaye asıl amaç mıdır yoksa hizmet için bir araç mı?” sorusunu baştan sorsun, sözü baştan versin.

Sembollere Bağlılıktan Sermaye Bağımlılığına Cemaatlerimiz
“Kurişiler” Buraya Nasıl Geldi?
Bugün adına “Kurişilik” denen yapı, sermaye ile ölçüsüzce, ilkesizce girilen bir ilişki sonucu önce kendine yani cemaatine sonra toplumuna, ülkesine yabancılaşmış görünüyor. Göründüğü kadarıyla bu sınırlı yapının Süleymancılık ile ilişkisi de sorunlu hale gelmiştir. Zira kendisi insanlara yevmiye verip Kur’an öğretecek kadar maddi fedakarlık yapan Süleyman Hilmi Tunahan’ın tutumu ile servet biriktirmeyi amaca dönüştüren bir liderlik yapısının perspektifini bir araya getirmek imkansızdır.
Esasında başka dini gruplarda da örneğine rastlanan durum vakıf mantığından şirket mantığına dönüşümdür. Zira vakıf dağıtmayı, şirket biriktirmeyi önceler.
Kurişiler’in, Almanya’daki “üs” iddiası doğruysa problem büyük demektir. Almanya’daki Türkiye merkezli STK’lar, son yıllarda bu yapının istemli bir şekilde Türk STK’larından uzaklaştığını zaten dile getiriyorlardı. Dolayısıyla bilenler için Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi.
Bu tür yapıların, hizmetlerini uluslararası düzleme taşırken sorması gereken asıl sorulardan biri şudur; bir gün gelir de ulusal aktörlerle uluslararası aktörler arasında kalırsak tercihimizi ne yönde yapacağız. Bu soruyu sormadan yola çıkan her yapı tökezlemeye mahkumdur.
Bir dini grup siyasete, ticarete giriyorsa o saatten sonra “ama ben dini cemaatim kardeşim” diyemez. Artık işin rengi değişmiştir, oyunun kuralları başkadır. Hele tarihi travmalarla dolu bir ülkede bunu asla diyemeyiz. Devlet dediğiniz aygıt kendini yani halkı korumak durumundadır. Evet, tehdit algısının gereksiz büyütülmesi toplumsal yaşamı çileye dönüştürür, özgürlükleri sınırlar. Ama dini gruplar da tarihten ders çıkarmayı bilmeliler.
Kurişi’lere yönelik yürütülen sürecin sınırlı bir grupla kalması ve cemaatin samimi kitlesinin bundan zarar görmemesi oldukça hassas bir konudur. Görünen o ki on yıllık süreçten bazı dersler çıkartılmıştır.
Patolojik Dini Yapıların İnşasında Devlet Politikaları
Son bir notta dini cemaatlere karşı yapılan her hamleyi nedenine, niçinine bakmaksızın olumlayarak “biz demedik mi bunların hepsi böyle” modunda meseleye yaklaşan seküler-laisist yapılara. Kimse kusura bakmasın ama onlar bu konuda en son konuşacak kişiler. Hatta konuşmasalar daha iyi. Neden mi?
Dönüp bakın. Türkiye’de bugün darbelerle anılan, ülkeden sermaye kaçırmakla suçlanan dinimsi yapıların mayalandığı dönem 1925-1950 yılları arasıdır. Maalesef bu dönemde temelleri atılan sonrasında da ısrarla sürdürülen “irtica söylemi” dini grupları otantik yapısından uzaklaştırmıştır. Dini grupların, tekkesini-zaviyesini kapatmak, zikrini-evradını yasaklayarak kaynaklarından ve kurumlarından mahrum bırakmak gizli teşkilatlanmayı beslemiş, kendi geleneği açısından da devletin ilişkisi açısından da bu yapıların denetimini zorlaştırmıştır. Hatta iddia edilebilir ki ülkede darbe yapmaya kalkışan yapılar bu dönem politikalarının gayri meşru çocuğudur.
Otantik yapısından uzaklaşan, denetimsizleşen ve gizliliği bir politika olarak benimseyen bu yapılar bağlılık yerine bağımlılık üretmişler, patolojik ruh halini dini düşünce olarak sunmaya başlamışlardır.
Şeffaf Bir Dini Yapının İnşasını Tartışmalıyız
Türkiye’nin acilen dini grupların statüsü ile ilgili makul, şeffaf, denetlenebilir bir yapıyı tartışması gerekiyor. Esasında bunun yolu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kurulması ile açıldı.
Alevilik, İslam’ın dışında mıdır? Hayır. Ozaman bir dini grup devlet hiyerarşisi içinde temsil edilebiliyorsa diğer tarikatlar, cemaatler de bir şekilde muhatap alınabilir ve sistem içinde bir yerde konumlandırlabilir. Ancak bu düşüncelerimin henüz “ham” olduğunu ve meselenin farklı yönleriyle tartışılması gerektiğini ifade edeyim.
Özetle, pozitif ve negatif yönleri detaylıca tartışılarak, dünyadaki örnekleri, uygulamaları incelenerek dini gruplara sistem içinde makul bir yer açılabilir.
Ak Parti Grup Başkanı Abdullah Güler tarafından da ifade edildiği gibi Türkiye “Terörsüz Türkiye” konusunda kendine özgü bir model üretmiş ve inşallah uygulayacaktır. Türkiye dini gruplara yönelik özgün bir model de geliştirebilir ve uygulayabilir. Umuyorum ki o zaman çok daha güzel bir Türkiye’ye uyanabiliriz.
Çünkü devlet bizim babamız, Türkiye annemizdir.
—
Abdullah İnce’nin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
Sivas’ta doğdu. 30 yıldır Sakarya’da yaşıyor. Sakarya İlahiyatı bitirdi. Uzmanlık alanı din sosyolojisi. Yurt müdürlüğü, imamlık, öğretmenlik yaptı. Halen Sakarya İlahiyatta din sosyolojisi profesörüdür. Çok sayıda bilimsel çalışması var. Çalışmayı ve insanın çalışanını seviyor. Doktorada yaşlılık çalıştı şimdi de hem akademik olarak hem de fiili olarak gençlikle ilgili. Bunlar dışında dini gruplar, din-tüketim ilişkisi, gençlik ve inanç, afet-din ilişkisi gibi konularda da uzman sayılır. Evli ve 4 çocuk babası.





















