Onunla el sıkıştığınızda avucunuzda hissettiğiniz şey etten ve kemikten ziyade, özenle cilalanmış, buz gibi bir hırsın dokusudur. Yüzüne yerleştirdiği o sabit, her an fotoğraf vermeye hazır tebessüm, dudaklarının kenarında zoraki bir kasılma olarak asılı durur; zira gözleri, bu gülümsemeye asla eşlik etmez. O gözler daima pusuyu veya avını kollayan, görünmez tehlikeleri hesaplayan bir tedirginlikle etrafı tarar. Jilet gibi ütülü takım elbiseleri ve göğsünü siper edercesine taktığı kravatları, dışarıya karşı giyindiği ihtişamlı bir zırhtır. Lakin o kusursuz kumaşların altında, her an kendi kibrinin ve gizli korkularının ağırlığıyla çökmeye hazır, yorgun ve çürümüş bir ruh barınır.
Güç, onun damarlarında dolaşan can suyu değil, yavaş yavaş içini kemiren tatlı bir afyondur. Yıllar geçtikçe, kürsülerde avazı çıktığı kadar bağırdığı o “hizmet” masalının içinde kendi benliğini kaybetmiş, yalnızca kendi gölgesini büyütmenin peşine düşmüş bir esire dönüşmüştür. Onun en büyük ve en tehlikeli trajedisi, ustalıkla kurguladığı yalanlara zamanla herkesten çok kendisinin inanmaya başlamasıdır. Kapalı kapılar ardındaki kirli pazarlıkları, duyulmasından ödünün koptuğu şantajları ve karanlık ilişkileri gün yüzüne çıktığında, asla bir anlık bir utançla başını öne eğmez. Aksine, mağduriyetin o konforlu ve sahte tahtına anında tırmanıverir. “Kumpas” kelimesi, onun en sevdiği sığınak, kirlenmiş ellerini yıkadığı bir nehir gibidir. Kendi yarattığı bataklığın içine gömüldükçe çırpınır, görünmez düşmanlar ve ihanet çemberleri icat eder.
Yalnız kaldığında, kravatını gevşetip koltuğuna çökerken yüzünden düşen maske, gerçeğin en çıplak halidir. Parmak uçlarıyla koltuğun kenarlarını derisini yüzercesine kazırken yaşadığı o derin buhran, zedelendiğini iddia ettiği onurunun değil, elinden kayıp giden iktidarın yarattığı yoksunluk krizidir. Çünkü o güce o kadar bağımlıdır ki, altındaki koltuk çekildiğinde, ceketindeki rozet söküldüğünde, geriye sadece içi boşaltılmış, kimsenin tahammül edemeyeceği, yapayalnız ve silik bir adam kalacağını içten içe çok iyi bilir.
Sokaklarda, kalabalıkların önünde “dava” ve “fedakarlık” kelimelerini en yüksek perdeden haykıran odur; fakat kelimelerinin içi, içten içe çürümüş bir ağaç gövdesi gibi kof ve yankısızdır. Hayat sahnesinden çekildiğinde geriye dönüp baktığınızda göreceğiniz miras, inşa ettiğini iddia ettiği eserler değil; harcadığı insanlar, basamak olarak kullandığı dostluklar ve kendi ihtirası uğruna hiç düşünmeden yaktığı köprülerdir. O, hakikatin amansız ışığı altında eriyip gitmeye mahkumken, karanlıkta kendi gölgesini dev sanan o tanıdık, yozlaşmış figürlerin en kusursuz ve en acınası örneklerinden biridir.























