Uzaktan bakıldığında, insana dair o kolaycı ve merhametli yanılgıya düşmek işten bile değildir. Önce sesi gelir; sokağın dinginliğini yırtan, kulakları tırmalayan ve huzura kaba bir tecavüz gibi inen o çürümüş egzoz patlaması… O yorgun, boyası güneşten kavrulmuş otuz yıllık aracın içinde, direksiyonu öfkeyle sıkan silüeti görünce, “Acaba sistemin dışına itildikleri, eksik eğitim aldıkları için mi böyleler?” diye düşünmek ister insan. Merhametli bir zihin, bu yıkıcılığın altında trajik bir mağduriyet, şefkat görmemiş bir çocukluk arar. Fakat bu, gerçeğin üzerini örten romantik bir yalandan ibarettir.
Camdan dışarı sarkan şekilsiz dövmelerle kaplı o kol, parmakların arasında sönen ucuz bir sigara ve etrafına meydan okuyan, ama aslında hiçbir şeyin farkında olmayan o donuk gözler… Aynı kısıtlı imkanlardan, aynı devlet okullarından geçen milyonlarca insan, hayatı onuruyla inşa edip topluma bir tuğla koyarken; o, bilinçli bir şekilde karanlığı ve kuralsızlığı seçmiştir. Bu bir imkansızlık çırpınışı değil, hiçliğe duyulan hastalıklı bir aşktır.
Tıpkı medeniyetin sınırlarında, ışığın bittiği yerde pusuda bekleyen bir sırtlan gibi, o da toplumun düzeninden ve başkalarının korkusundan beslenir. Onun zalimliği zekice kurgulanmış bir kötülükten değil; vicdanın o sağır edici yokluğundan, o korkunç sığlıktan kaynaklanır. Gözlerinde ne kutsal bir otoriteye duyulan uhrevi bir korku, ne de dünyevi bir yasa endişesi vardır. Çünkü korkmak veya saygı duymak için, kaybedecek bir değere sahip olmak gerekir. Oysa onun iç dünyası terk edilmiş, çorak bir arazidir. Cebinde taşıdığı kabarık sabıka kaydı bir utanç vesilesi değil; aksine, hiçbir zaman ait olamadığı bu düzene karşı aldığı hastalıklı bir intikam madalyasıdır.
O paslı tenekenin içinde, gaza köküne kadar bastığı o sahte iktidar anlarında, hayatın onu mahkum ettiği “hiçkimse” olma duygusunu bastırmaya çalışır. Trafikte insanların canını hiçe sayarak bir ölüm makinesi gibi zikzaklar çizerken, aynadan yansıyan o boş ve zalim bakış, kibrin ve yırtıcı bir dürtünün eseridir. Başkalarının gözlerinde ve fren seslerinde yarattığı o irkilme, silik varoluşunu onayladığı yegane aynadır. Cahilliği sadece bilmemek değil; empatiye ve insan olmaya karşı ördüğü kalın, aşılmaz bir zırhtır.
Günün sonunda ardında bıraktığı tek şey, havaya karışan zehirli bir duman bulutu, acı bir lastik yanığı kokusu ve insanların sinir uçlarında bıraktığı tahribattır. O, üzerine bastığı toprağa hiçbir tohum ekmeyen, sadece çevresindeki huzuru sömürerek hayatta kalan trajik bir gölgeden ibarettir; kendi içindeki boşluğun gürültüsüyle tüm dünyayı sağır etmeye çalışan, asfaltın üzerindeki o kara leke.























