Bir video izledim. Bu günlerde Azerbaycan’da uygulanan başörtüsü yasağının mağduru bir kızımız okul kapısından geri çevrilirken, içten ve üzgün bir şekilde “Men de ohumak istirem. Hakkım yoh mudur?” diye feryat ediyordu.
Bir dönem ülkemizde oldukça ciddi soruna dönüştürülen “başörtüsü” şimdi Azerbaycan’ın gündeminde. Konu Türkiye kamuoyunda da geniş yer buldu.
Yazılıp çizilenlere göre yasağın sebepleri arasında öne çıkan hususlar şunlar;
- Azerbaycan’ın İran başta olmak üzere İslam dünyasının bazı grup ve yapılarından gelen olumsuz etkilere karşı kendini korumak istemesi,
- Azerbaycan’ın İsrail’in de içinde olduğu bir siyasi kampa dahil olması,
- Bir süredir Azerbaycan’ın olgunlaştırmakta olduğu politikaların nihai sonucu,
- Azerbaycan’ın Sovyet Rusya geçmişinin nüksetmesi,
- Karabağ Zaferi’nden sonra zaten müktesebatında otoriterlik olan Aliyev’in kendini daha da güçlü hissederek halkına yabancılaşması vb.
Bunların hepsinin belirli açılardan doğruluk payı var. Kısaca değerlendirelim.
Sovyetler Sonrası Oluşan Boşluk
Sovyet Rusya dağıldıktan sonra Türki Cumhuriyetlerde bir boşluk oluştu. Bu boşluk hem siyasi hem dini boşluktu. Özgürlüğüne kavuşan başka İslam ülkelerinin yaşadığı süreç Azerbaycan’da da yaşandı. Maalesef İran ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı ülkelerin desteklediği ve bir tür dini ideoloji ihraç eden bazı gruplar bu ülkelere kelimenin tam anlamıyla “üşüştüler.”
Burada iki sorun vardı. Birincisi bu grupların din anlayışları bu ülkelerdeki İslam anlayışına yabancıydı. Çünkü İslam’la sufi damar üzerinden tanışan, Ahmet Yesevi, Maturidi gibi âlimlerden beslenen, sivri uçlardan uzak-mutedil çizgiye sahip Türk dünyası, bu anlayışları kolay içselleştiremezdi. Üstüne 70 yılı aşkın Moskof Zulmü altında kalan Türk Cumhuriyetleri sıradan dini konularda bile daha “duyarlı” hale gelmişlerdi. İran ve Suud ise İslam dünyasında bugün de sayısız problemin kaynağı olan iki sivri ideolojinin temsilcisi idi.
Bu Sefer de Geç Kaldık
İkinci sorun Türkiye ile ilgili maalesef. Sovyetlerin dağılması sürecinde, Türkiye’de 28 Şubat’a giden yolun taşları döşeniyor, ülke yapay problemlerle uğraş(tırıl)ıyordu. Orta Asya’da tam da bize ihtiyaç duyulduğu bir dönemde irtica, mürteci, tarikatçı tartışmaları gırla gidiyordu. İşin ilginci kudretli paşaların “biz bu iş için üç milyon insanı öldürmeyi göze aldık” “bin yıl sürecek” naraları attıkları bu sürecin arkasındaki aktörlerden birinin İsrail olduğu gün geçtikçe aşikâr oldu. Yani problem yapaydı.
Bu günlerde Azerbaycan, İsrail’le bir yola girmiş görünüyor. Bunun doğal sonuçlarından biri Azeri liderlerin Türkiye’den uzaklaştırılmak istenmesidir. Ancak görünen o ki Azerbaycan, sadece Türkiye’den değil kendi halkından da uzaklaştırılmak isteniyor. Bunun için de daha önce denedikleri yapay problemlere yönelmişler. Halkına yabancı bir ideolojinin birikimini bagajında bulunduran liderler de buna açık görünüyor.
Ancak Azerbaycan’ın Türkiye’den uzaklaştırılması da kendi sosyal tabanına yabancılaşması da hem kolay değil hem de bunu denemek çok tehlikeli.
İki Devlet, Tek Millet Boş Bir Söylem mi?
Onlarca yıldır bazen stratejik sebeplerle bazen de yürekten dile getirilen “İki devlet, Tek Millet” ifadesi boş bir söylem değildir.
Azerbaycan istese de istemese de Türk dünyasının bir parçasıdır. Türkiye de bu dünyanın çok önemli bir aktörüdür. Sadece kültürel, dini ve etnik bakımdan değil stratejik olarak da bu iki ülke birbirine muhtaçtır.
Bütün bu sebeplerle Azerbaycan’daki başörtüsü yasağı Türkiye’de geniş yankı buldu. İslami kesimler yasağa ciddi tepkiler verdi. Müslüman-Türk milleti kardeşinin derdiyle dertlendi. Ancak Türkiye’den yükselen itiraz ve eleştirilere Azerbaycan kamuoyundan gelen tepkiler maalesef garip karşılanacak düzeyde. “İçişlerine karışmak” “ülkenin tercihlerine saygı duymamak” gibi söylemler, hele hele İslam’ı Araplıkla eşitleyen yaklaşımlar oldukça “hafif” ve temelsiz. Bu söylemlerle mevzuyu savuşturabileceğini zannedenler, zamanında bizde yaşananlardan ya habersizler ya da ders çıkarmamışlar.
Meseleye şöyle de bakılabilir;
Türkiye, İslam dünyasından sadece Osmanlı mirasını temsil ve devlet tecrübesi bakımından ayrılmıyor. Bu coğrafya, İslam dünyasında yedi düvele karşı kurtuluş mücadelesinin verildiği, tümüyle sömürgeleştirilemeyen birkaç bölgeden biridir. Türkiye ayrıca Mısır, Azerbaycan, Kazakistan, Tunus gibi ülkelerin yeni yaşadığı “geçiş problemlerini” erken yaşamış ve büyük ölçüde atlatmış bir ülkedir.
Laik sisteme geçiş, katı laiklik uygulamaları, halkına yabancılaşmış liderlerin ekstrem siyasi tutumları ve bunun toplumsal maliyetleri, İslami tona sahip siyasi partilerin varlık mücadeleleri ve bu mücadelenin sosyal-siyasi sonuçları bunlar arasında sayılabilir. Elbette bu süreçler kolay olmadı. Ülkede yaşanan darbeler, ekonomik krizler, yasaklar, yıllarca mağdur edilen, merkezden uzak tutulan toplum kesimleri, enerjisi ile ülke gelişimine katkı sağlayacak toplum kesimlerinin dışarıda tutulması vb. bunun ağır bedeli olmuştur.

Kardeşte Aynı Acı
Azerbaycan 28 Şubat’tan Ders Çıkarmalı !
Azerbaycan’da yaşananları anlamak için 28 Şubat’ın iyi okunması gerekir. Postmodern darbe olarak nitelenen bu süreç Türkiye’de acı bir tecrübe olarak yaşandı ve hafızalardan silinmesi oldukça zor görünüyor. Bazılarımız için “ölsek kemiklerimizin unutmayacağı” bir süreçtir 28 Şubat. Artık hepimiz biliyoruz ki 28 Şubat’ın kızların eğitim hakkından mahrum bırakılmasından daha derin amaçları vardı. Yıllarca kapatmak için bedeller ödediğimiz toplumsal yarılmalar bu süreçte inşa edildi. Başörtüsü yasağı ve irtica tartışmaları bu sürecin sadece görünen yüzüydü.
Çok kısa zamanda el değiştiren sermayenin de sonrasında yaşanan ekonomik krizin de kaynağı bu süreçti.
Meseleyi anlamak isteyen Azerbaycanlı dostlarımız sürecin gizli ve açık aktörlerine ve ülkece ödediğimiz bedellere bakabilir, yapacaklarına buna göre karar verebilirler.
Sosyal medyaya saçılan görüntülerden izlediğimiz kadarıyla eşi Karabağ Zaferi’nde şehit olan bir hanımefendi, eşinin bir okula asılmış fotoğrafını indirip almış. Bu hanımefendiye bakanlar bir ülke için gerektiğinde canını verecek olanın resmini görebilirler.
Nitekim bizim ülkemizde de durum böyle olmamış mıdır?
Kurtuluş Savaşının çekirdeğini oluşturan Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerinin kurucularına bakın. 125 tanesinden yaklaşık 75’inin başkanı müftüdür. Cumhuriyetin ilanı ile kurulan birinci meclisin iki başkan yardımcısından biri Mevlevi şeyhi diğeri Nakşi şeyhidir. İsmet İnönü’nün kurtuluş Savaşı sürecinde Özbekler Tekkesinde gizlendiği hepimizin malumudur.
Azerbaycanlı kardeşlerimize tavsiyem bizim yıllarca uğraştığımız yapay problemlerle uğraşmadan yollarına bakmaları, yaşadığımız süreçlerden ders çıkarmalarıdır. Bir ülkenin kendi tarihiyle, kültürüyle, inancıyla mücadele etmesi önce kendine zarar verir. Ve yıllarca tamir edilemeyecek yaralar açar. Kardeşlerimiz bilsinler ki bu yasağı telkin edenlerin gerçek amacı yöneticileri kendi toplumuna yabancılaştırmak, toplumda telafisi zor çatlaklar oluşturmak, gelecekte ülkesi için canını bile vermekten çekinmeyecek toplum kesimlerini ötekileştirmektir.
Biz yaşadık, siz de yaşamayın.
Kardeş tavsiyesidir.
—
Abdullah İnce’nin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
Sivas’ta doğdu. 30 yıldır Sakarya’da yaşıyor. Sakarya İlahiyatı bitirdi. Uzmanlık alanı din sosyolojisi. Yurt müdürlüğü, imamlık, öğretmenlik yaptı. Halen Sakarya İlahiyatta din sosyolojisi profesörüdür. Çok sayıda bilimsel çalışması var. Çalışmayı ve insanın çalışanını seviyor. Doktorada yaşlılık çalıştı şimdi de hem akademik olarak hem de fiili olarak gençlikle ilgili. Bunlar dışında dini gruplar, din-tüketim ilişkisi, gençlik ve inanç, afet-din ilişkisi gibi konularda da uzman sayılır. Evli ve 4 çocuk babası.

























