Kırklı yaşlar, insan hayatında bir dönüm noktasıdır. Geçmişle bugün arasındaki farkı daha net görebildiğimiz, sorguladığımız, eksilenleri fark ettiğimiz bir eşiktir. Bugün ben de gözlerimi kapatıp bir zaman tüneline giriyorum. Başımı iki elimin arasına alıp derin bir nefesle çocukluğuma, gençliğime doğru yol alıyorum.
Yaklaşık otuz yıl öncesine gidiyorum…
O zamanlar sokaklar bizimdi. Arkadaşlarımızla ip atlar, saklambaç oynar, taşlardan evler yapardık. Büyüklerimiz bile aramıza katılır, oyunlarımızı birlikte oynardık. O anların sıcaklığı, paylaşılan sevinçler hâlâ içimi ısıtır. Bugün ise çocuklarımız tablet ekranlarının başında saatlerce yalnızca dijital oyunlarla oyalanıyor. Oynuyorlar belki ama paylaşmıyorlar; sevincin, yenilginin, dostluğun gerçek anlamını tatmadan sadece geçiyor zaman.
Bayramlar da farklıydı. Bayram sabahları yeni giysilerimizi giyer, büyüklerimizin ellerini öpmeye can atardık. Yol parası bulamadığımızda bile üzülür, onlara gidemediğimiz için içimiz burkulurdu. Şimdiki bayramlar ise tatil bölgelerine yapılan planlarla geçiyor. Aile büyükleri artık ikinci plana atılıyor. Bayram, tatil demek oldu; değer değil.
Eğitim hayatımızda da zamanla birçok şey değişti. Eskiden kep ve cübbe, üniversiteyi bitirmenin bir simgesiydi. Şimdi ise anlamını yitirmiş şekilde anaokulundan ilkokula, ortaokula dek her sınıfta bir “mezuniyet töreni” düzenleniyor. Değersizleştirilmiş bir geleneksel gösteriye dönüşmüş durumda. Her seviye için aynı kıyafet, aynı tören… Oysa bir şeyin kıymeti, onun nadirliğinden gelir.
Öğrencilerimizin içinde bulunduğu durumu da sorgulamalıyız. Bugün çocuklarımız eğitimden uzaklaşmakta, okulla bağları zayıflamakta. Birçok genç, okuldan kaçmakta ve bazen bu kaçışın sonu korkunç olaylara, intiharlara bile varabilmekte. Peki, bu noktaya nasıl geldik?
Öğretmenlik bir zamanlar en itibarlı mesleklerden biriydi. Öğretmenin söylediği söz, ailelerin de çocukların da baş tacıydı. Ancak günümüzde bu değer büyük ölçüde yitirildi. Hem öğretmen, hem öğrenci, hem de veli arasında bir bağ kopmuş durumda. Eğitim sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda insan yetiştirme sanatıdır. Bu sanat ne yazık ki mekanikleşmiş, duygusuz bir yapıya bürünmüştür.
Zaman tünelindeki bu kısa yolculuktan uyanıyorum. Gözlerimi açıyor, başımı ellerimin arasından çekiyorum. Düşüncelerim derin… Çünkü kaybettiklerimiz az değil. Gelenek, görenek, örf ve adetlerimizi yitirmemek, sadece geçmişe bakıp hüzünlenmekle değil; bugünü yeniden inşa etmekle mümkündür. Büyüklerimizi hatırlamalı, çocuklarımızı anlamalı, eğitimi yeniden değer eksenine oturtmalıyız.
Zira geçmişteki güzellikler, sadece hatıralarda yaşamak için değil, geleceğimizi şekillendirmek için vardır.
1985 yılında Çorum Osmancık doğumludur. Babasının işi gereği 8 yaşına kadar Kastamonu da yaşamıştır. Doğuştan tamamen görme engelli olarak dünyaya gelmiştir. Altı yaşında iki gözünden ameliyat olduktan sonra %15 görmeye başlamıştır. İlkokulu Kilyos Veysel Vardar görme okulunda, Ortaokulu Türkan Sabancı görme okulunda tamamlamıştır. Liseyi Erenköy kız lisesinde tamamlayan TERZİ, Halen Açık Öğretim Fakültesi Büro Yönetimi bölümünde okumaktadır. Türkiye Görme Engelliler Derneğinde 2006-2023 yıllarında sosyal faaliyetlere destek olmuştur. Türkiye’de yeni başlayan goalball görme engelli sporunu Sakarya54 spor kulübünde kadın takımında lisanslı olarak spor yapmaya devam etmektedir. Altı Nokta Körler Derneği Sakarya şube başkan yardımcılığı yapmaktadır.


















