Kültürel erozyon öyle bir hızla ilerliyor ki, yakın zamana kadar Avrupalıya benzememek için saçını uzatan ya da kesen, sakalını farklı şekillendiren, kıyafetine bile özel hassasiyet gösteren bir millet, bugün yavaş yavaş Batı hayranlığıyla kendi köklerinden uzaklaşan bir topluma dönüşüyor. Bu değişim kendiliğinden mi oluyor, yoksa bilinçli bir yönlendirme sonucu mu, net değil. Fakat kesin olan şu ki yaşadığımız süreç, kimliğimizi aşındıran ciddi bir kültürel kırılmadır.
Geçtiğimiz hafta Serdivan’da yaşanan bir manzara, bu değişimin ne boyuta ulaştığını gösteren ilginç bir örnekti. Cadılar Bayramı sebebiyle maskeli baloya gider gibi giyinen iki kişi, ilçenin en merkezî kafeteryalar bölgesinde rahatça dolaştı ve buna kimse şaşırmadı. Oysa aynı bölgede dini hassasiyetleri nedeniyle giyinen birkaç kişi görülse tepkilerin nasıl yükseldiğini hepimiz biliyoruz. Kendi kültürüne mesafeli, yabancı kültüre ise sorgusuz hoşgörü gösteren bu yaklaşım, toplumsal özgüvenimizin ne kadar zedelendiğini ortaya koyuyor.
Bazıları bu durumu “Gençler eğleniyor, ne var bunda?” diyerek hafife almaya çalışıyor. Oysa cadılar, maskeler ve kostümlerle süslenen bu etkinlik, masum bir kostüm partisinden çok daha fazlasıdır. Cadılar Bayramı eski bir pagan ritüelidir ve ne bizim kültürümüzde ne de inanç dünyamızda karşılığı vardır. Bu, yalnızca eğlence adı altında pazarlanan bir alışkanlık değil; bilinçli bir kültür transferinin parçasıdır. Dahası, bu kültürel geçiş sadece Cadılar Bayramı ile sınırlı değildir. Dijital platformlarda yayılan cinsiyetsizleştirme propagandaları, aileyi değersizleştiren akımlar, K-pop furyasının yönlendirdiği davranış biçimleri ve zararsız gibi görünen birçok akım gençlerin zihin dünyasını adım adım dönüştürmektedir. Böylece köklerinden kopmuş, inançlarından uzaklaşmış ve tek tip düşünen bir nesiloluşmaktadır.
Bir milletin kültürü onun genetiğidir ve bu genetik tahrip edildiğinde ortaya çıkan nesil, tıpkı fabrikadan çıkmış standart ürünler gibi ruhsuz ve köksüz hâle gelir. Genetiği bozulmuş bir üründen nasıl hayır gelmezse, kültürüne yabancılaşmış bir toplumdan da aynı şekilde beklenen istikrar ve sağlamlık gelmez. Bilge Kral Aliya’nın meşhur sözü bu noktada çok daha anlam kazanıyor: “Savaş, ölünce değil; düşmana benzetilince kaybedilir.” Bugün coğrafyalardan ziyade zihinlerin işgal edildiği bir çağda yaşıyoruz. Sınırlar değil, düşünce biçimleri şekillendiriliyor ve biz kendi ülkemizin içinde kendi kültürümüzü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya duruyoruz.
Bu gidişatı durdurmak için ise kültürümüzü diri ve güçlü tutacak adımlar atılması gerekiyor. Gençlerin kültürel hafızayla bağ kurabileceği etkinliklerin artırılması, geleneksel sanatlardan değer temelli programlara kadar bir dizi çalışmanın düzenli hâle getirilmesi kaçınılmazdır. Medyanın ve dijital içeriklerin kontrolsüz etkisine karşı hem ailelerin hem de eğitimcilerin bilinçlendirilmesi, çocukların maruz kaldığı içeriklerin farkında olunması önem taşımaktadır. Okullarda kültür ve değer bilincini güçlendirecek projelerin formalite olarak değil, gerçek bir eğitim politikası olarak uygulanması da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Çünkü kültürün aktarımındaki en temel yapı olan aile, çocukların dilinden davranışlarına kadar birçok alanda belirleyici bir rol üstlenmektedir. Ailelerin bu sorumluluğun farkında olması ve ev içinde kültürü yaşatan bir tavır sergilemesi, toplumsal direncin yükselmesini sağlayacaktır.
Ayrıca toplumun kendi kültürüne karşı sergilediği çifte standardı sorgulaması elzemdir. Yabancı kültüre gösterilen sınırsız hoşgörü ile kendi değerlerine gösterilen sert tepkinin arasındaki uçurum, sadece sosyal bir mesele değil, aynı zamanda psikolojik bir çözülmenin göstergesidir. Belediyelerden STK’lara kadar birçok kurumun kültürel faaliyetlerini daha planlı, sürekli ve bilinçli hâle getirmesi, folklorik gösterilerin ötesine geçerek gerçek kültürel bilinci güçlendirmesigerekmektedir.
Sonuç olarak mesele bir kostüm, bir eğlence veya bir özel gün meselesi değildir. Mesele, zihinlerimizin kim tarafından nasıl şekillendirildiği meselesidir. Kültür giderse kimlik gider; kimlik giderse millet olma bilinci zayıflar. Bugün bize düşen, kültürümüzü savunmak kadar onu çocuklarımıza ve gençlere sevdirmenin yollarını bulmaktır. Çünkü kültürüne sahip çıkan toplumlar asla esir edilemez.
1971 yılında Sakarya’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Adapazarı’nda tamamladı. Halkla ilişkiler ve medya mezunu olan Abdülkadir Şen evli ve 2 çocuk babasıdır. 1999 depremi sonrası Beton Santrali Müdürü olarak 7 yıl görev yaptı. 2007 yılında Sakarya Kültür ve Sosyal Yardım Vakfı ( SAKVA)'nda Yönetim Kurulu Üyesi ve idareci olarak bulundu. Seyahat etmeyi seven Abdülkadir Şen’in yaptığı seyahatlerinden derlediği FAS ve BALKANLAR’ı anlattığı yayımlanmış 2 gezi/anı kitabı, Kurtuluş savaşı kahramanlarından Kazım Çavuş'un savaş hatıralarını yazdığı bir kitabı vardır. Sakarya merkezli yayın yapan Zafer Dergisinde ve Yeni Sakarya Gazetesinde yazıları çıkmaktadır. Halen Sakarya ili Adapazarı ilçesinde hayatını sürdürmektedir.






















